Ahenk Dergisi Bardaki Piyanist Olmaya Devam Edecek mi?
Elbette edecek, çünkü varlık sebebi buydu. Hiç kimse olmayı göze alarak yola çıkmıştı.
Gizli örgütler, cemaatler, cuntalar, gruplar, holdinglerin cirit attığı bir dünyada velev hiç kimsenin duyamayacağı kadar cılız da olsa farklı bir ses olarak çıkmayı denemek üzere var olmuştu. Elan da öyle olmaya devam ederek var oluyor.
Bu cümleler bozulmuş bir algının herhangi bir köşesinde kendine yer bulma imkânı olamayacak cümleler. Neden mi? Şu sebepten; epey zaman önce çok denilebilecek kadar ünlü bir dizi oyuncusu ile konuşuyorduk. Şöhretin verdiği yapay özgüvenin plastik bir kibre dönüşmüş tavrıyla dinler görünüyordu. (Oyuncular kendilerine sanatçı derler. Şöhretli olmayı her şey olmak zannederler) Tiyatronun batıdan geldiğini ve tarihi boyunca batıya öykünerek var olmaya çalıştığını artık biraz kendisi olması gerektiğinden falan bahsediyorduk. Tamamen batıdan geldiğinin doğru olmadığından her toplumun kendi orijini içinde böyle bir geleneği olduğundan söz ediyorduk. Kendi geleneğiyle batı normlarını buluşturmadıkça, önce kendi olup sonra evrensel olmaya çaba sarf etmedikçe taklitçi olmaktan kurtulamayacağından konuşuyorduk. Söz sırası Amak-ı Hayal’e geldi. Yüz yıl öncesinden bugünün fantastik ve ezoterik sinemasına öncülük ettiğini anlattık. Buda, Ehrimen, Hürmüz, karanlık ve ışığın savaşı, insanın iç dünyasındaki duyguların, kin, hırs, şehvet, öfke, hikmet, muhabbet ve aşkın birer cengâver görünümünde birbirleriyle savaştığı sahneleri aktardık. Garibin tepkisi şuydu; “haa, demek adam bir romantikmiş!”
Nafile
Yayın tarihi: Mayıs 2012 Sayı: 38
Dallarını kol gibi uzatır ağaç çiçek
Yapraklar birer eldir avuç semaya dönük
Tek verenden yalnızca isterler gerekeni
Zikreder ve yalvarır yakarır hal dilleri
Ve rahmet başlayınca üstlerine yağmaya
Yaprak nasıl eğilir ve yol verir damlaya
O damla döner gelir tüm gövdeye olur can
Ve çiçekler açılır bir telaş bir heyecan
Mesnevi Sohbetleri "Eğer İskender İsen"Yayın Tarihi: Mayıs 2012 Sayı: 38
Arzın başka yüzünü tenvir ettin
Ama marifet güneşi asla batmaz Onun şafak yeri akıllar ruhlar kalpler
Hele o; hurşid kemal makamındaysa Işığı gece gündüz cemalden gelen nurdur
Güneşin doğduğu yere gel İskender isen Sonra ele geçir fethet nereyi istersen
Fil Yutan YılanYayın Tarihi: Mayıs 2012 Sayı: 38 Bir uçak çöle mecburi iniş yapmak zorunda kalmıştır, pilot tek başınadır. Arızayı giderecek çareler peşindeyken yanıbaşında prens kıyafetli küçük bir çocuk belirir ve bir koyun resmi çizmesini ister. Bu istek onu kendi çocukluğuna götürür. Altı yaşlarındayken okuduğu, avını bütünüyle yutan dev boa yılanları hakkındaki bir yazıdan etkilenerek bir resim yapmıştır: Fil yutmuş bir yılan resmi. Büyüklerin, -bir de içini gösteren versiyonunu yapmasına rağmen- bir türlü doğru anlayamaması üzerine resim yapmaktan vazgeçmiştir. Çocuğun ısrarlarına dayanamaz "koyun resmi yapamam ama, sana bildiğim tek resmi yapayım" diyerek aynı resmi yapar. O güne kadar hep "şapka" olarak algılanan resmi çocuğun doğru anlamasından etkilenerek ve gene çocuğun ısrarlarıyla koyun resmi yapmaya çalışır. Üstüste denemeleri başarısız olur ve sonunda içinde koyun olduğu varsayılan bir kutu resmiyle çocuğun sızlanmaları sona erer.
Ne SandınYayın Tarihi: Mayıs 2012 Sayı: 38
Yoksa sen kendini uçar mı sandın Günahlarla yüklü bu ağır gövde Yükselip sınavdan geçer mi sandın
Çekmesin içine seni de niza Getiremezsin ya âleme hiza Getirsen de belki bir gün faraza Biri sana bir kürk biçer mi sandın
MelalYayın Tarihi: Mayıs 2012 Sayı: 38
Galesiz : Değişir ! D: Neye göre ? G: Âşina'nın anlamına göre D: Bu iyi G: Niye ki ? D: "Melâl'in anlamına göre" diyeceksin sanmıştım G: Onu da konuşabiliriz ama, cevap melâlin değil, âşina'nın anlamına bağlı D: Âşina'nın benim bildiğim bir tek anlamı var
İstanbul'un İç YüzüYayın Tarihi: Mayıs 2012 Sayı: 38 Bir Harp Zengini Olur tesadüf değil. Dün Büyükada iskelesinde karşı karşıya gelince şaşıra kaldım. Cilası gözler alan narin tekerlekli, tombul atlı, oyuncak gibi küçük ve süslü bir arabadan indi. İlk bakışta tanıyamadım. Arkasında bal renginde beli kemerli, dar, şık bir pardösü vardı. Altın saplı bastonu elinde dimdik, selamlar dağıtarak, telaşsız ve yorgun bana doğru yürüyordu. Bu kim diyordum, gözüm ısırıyor. Nihayet tanıdım. İdris Hocanın oğlu Kani, bizim Kani, benim Kani. Ne kadar değişmiş Yarabbi! Vakarlı, gösterişli bir adam, bir büyük ve mühim adam olmuş. O ürkek tavırlı kalem efendiliği üzerinden tamamen gitmiş. Evveli, yolda bir yere çarpmaktan, bir şey devirmekten, birinden azar işitmekten korkar gibi sünepe, sünepe yürürdü. İçin, için kaynar, yüreği ateşli, gözü büyüklükte bir gençti.
Pişman Padişah
Yayın Tarihi: Mayıs 2012 Sayı: 38
İhtiyardı hastaydı ümidini kesmişti
Derken bir atlı geldi getirmişti bir müjde "Efendimin gücüne boyun eğdi şu kale
Esir oldu düşmanlar komutanı askeri Tebaanızdır artık oradaki ahali"
İçini çekti melik habere sevinmedi "Bana değil bu müjde düşmanımadır" dedi
Bir Kitabı İlk Baskısından OkumakYayın Tarihi: Mayıs 2012 Sayı: 38 Gemi İstanbul’dan ayrıldığında içindeki küçük çocuk korku, endişe, hüzün içinde suskundur. Annesi babası ölmüş, kimsesiz kalmış, mahalleli Beyrut’ta ki akrabalarının yanına gönderecek kadar bir iyilik yapabilmiştir. Çocuk dilini bilmediği, kimseyi tanımadığı bir Arap köyünde yapayalnız sessiz yaşamaya çalışır. Çevresiyle arasına kalın bir duvar örer. Kimseyle konuşmaz, dillerini öğrenmez, kendi içine saklanır. Günler, haftalar, aylar böyle geçer. Etrafındakiler bu garip çocuğun aynı zamanda bilemedikleri bir konuşma arızası olduğuna hükmeder kendi haline terk ederler. Bir gün, evin geniş avlusuna bir eskici gelir. Bütün ayakkabıları toplar adamın etrafına yığarlar. Eskici ağzına bir avuç çivi doldurup, demir örsünün üzerine yerleştirdiği eski ayakkabıları, ağzından çıkardığı çivileri çakarak tamir etmeye başlar. Çocuk önceleri müthiş bir merak sonra hayranlıkla seyretmeye dalar. Bir ara kendini kaybeder. Aylardır tek kelime çıkmamış ağzından “o çiviler ağzına batmaz mı senin?” cümlesi dökülüverir. Eskici şaşkınlıkla döner, “Türk müsün sen?” der. Birden dünya değişir. Aylardır hiç konuşmamış çocuk, çılgınca konuşmaya başlar. Aralıksız durmadan konuşur. Konuşur. Konuşur. Eskici işi ne kadar ağırdan alırsa alsın vakit akşama yaklaşmış gitme vakti gelmiştir. Çocuk toparlanmaya başlayan eskiciye “gidiyor musun? Gitme” der ve ağlamaya başlar.
uyanYayın Tarihi: Mayıs 2012 Sayı: 38
Portakal çiçeği kokusu Tam karşımda deniz Kapatıyorum gözlerimi
Deniz büyüyor Kağıttan yelkenli oluyorum Dalgalar üstünde Ne batıyorum ne kara görünüyor Yine anlık bir hayal
Böyle Buyurdu Devlet Ricali
Devlet ricali değil mi, elbette buyuracak, buyurmayacaksa neden devlet ricali olsun. “Muhafazakârlar sanat üretsin” demiş devlet ricalimiz. Bu buyruk tiz yerine getirile. Muhalefet eden var ise yerle bir edile. Kellesi urula, saçı yoluna, itibarı pamal, hanesi viran, malı emvali yağma edile, âlem seyran kılına. Bu buyruğa devlet ricali olmayı müktesep hakkı görenler muhalefet etti. Açtı ağzını yumdu gözünü. Vay bre! Diye nara basıp çıktılar cenk meydanına, sen dediler kim olursun da sanattan bahsedersin. Sen ne anlarsın sanattan. Sen kim sanat kim. Orası bizim alanımız tam seksen beş yıl öncesinden o alanın etrafını çevirmiştik. Bize secde etmeyen hiçbir âdemoğlunu oranın çeperlerinden içeriye sokmamıştık. Çeperlerin etrafında dolanan ne kadar zir zibil adam varsa sürüm, sürüm süründürmüştük. İçeri girene sanatçı, giremeyene türkücü demiştik. İçeri gireni biz ne dedikse onu demeye mecbur etmiştik. Şimdi sen bizim tapulu arazimiz üstünde gecekondu mu yapmaya tevessül ve de hatta teşebbüs etmeye cüret edersin. İşin doğrusu haksız da sayılmazlardı.
AnarkaliYayın Tarihi: Mayıs 2012 Sayı: 38
Sen dışarıda özgür kaldın ben imkânsıza mahkûm Kimse ağlamadı çaresizliğime Kimse bilmedi seni ne kadar sevdiğim Çünkü herkes kendi kastında mutlu Çünkü hiç kimseyim ve hiç kimsenin umurunda değilim
Yedi Uyurlar GibiyizYayın Tarihi: Mayıs 2012 Sayı: 38
İlk isimleri öğrenen onunla bu gün bir buluşma ayarlasak adres olarak hangi yerleri söyler yazarız. Garip değil mi? Hani “tereciye tere satılmaz” ya. Mantıklı gelen adres bilgilerini bizim vermemiz değil mi? Ama isimleri ilk öğrenen O. Onun kurtuluş noktası diye vereceği adresi hangi alanın kılavuzları (oryentirikler mi desek) bulur. Oysa O ilk kılavuz değil miydi? Bu dünya diye bildiğimiz viran bağın adı ona da dünya diye mi öğretilmişti? Adlı adınca acaba bu virane ona nasıl tanıtılmıştı? Bizde aynen ona öğretildiği gibi mi tanıyoruz? Viran bağın ilk ve tek mukimi iken benliğinde sahiplik duygusu mu hâkimdi? Öyle ya koca bir dünya benim. Oh be bütün bir dünya yahu, dağıyla taşıyla, mücevherleriyle ve say sayabildiğin kadar bütün isimleri ile. Uğruna kan çanağına döndürüp, kana bulandığımız ve kızılcık hülyalar beslediğimiz bu viran bağ. Ondan sonra ne taksimler gördü. Ne isimler aldı. Bu viran bağın bir tapu kaydı varsa ilk tapu kesimi de onun üzerinedir. Acaba o ilk tapuda neler yazıyordur. O tapuya bugün en ehli takvadan biri sahip olsa onun la benlikleri ne kadar birbirine benzeşirdi acaba? Tapulu arazisine çivi çaktırmayanlar, kimin malına tamah ediyorlar? “Mal sahibi mülk sahibi hani bunun ilk sahibi?” diye soran bilge onunla bir yolunu bulup sırdaş mı olmuştu da öyle demişti? Yoksa bir başka ak saçlı bilgenin:
Şiir defteri (Şadırvan)Yayın Tarihi: Mayıs 2012 Sayı: 38
Musluklardan bir dua gibi serpilir sular; Çınarların dibinde, tâ doğudan batıya Yanık dem çekişleri karışır şırıltıya. Savrulunca bir bakır tastan bir avuç darı Birdenbire duyulur kanat şıkırtıları, Bir küme bulut gibi iner saçaktan yere, Güvercinler üşüşür çırpınarak yemlere. Külrengi bir göl gibi kabarır avlu bir an... Dinler durup bu uzun huhuları şadırvan.
Nesir Defteri; Rıza Tevfik, Şiiri, Sanatı, Hayatı
Birçokları gibi ben de bu konferansı dinlemeğe koştum. Salon hıncahınç doluydu. Rıza Tevfik alkışlarla kürsüye çıktı. Fakat orada müdafaa ettiği tez şu oldu: Fuzuli Türk değildir. Doktordu, doktor olmadı, filozoftu, filozof olmadı. Fikir ve sanat adamıydı. Gençliğe bu yolda da rehber olmadı. Bize ondan kalan yalnız bir şiir kitabıdır. Son basılan “Serab-ı Ömrüm” ü karıştırıyordum. Az kalsın bu kitapla şairliğini de mahvedecekmiş. Çünkü bir şiir kitabına ancak bu kadar yersiz ve değersiz şeyler doldurulabilir! Eserin başında, duvar afişine benziyen çerçeveli bir sayfa var: Tahdis-i nimet ve arz-ı şükran. Neymiş? Kitabın bastırılması için bir zat para vermiş. Bunu, mutlaka okuyucuya da söylemek lâzımsa, saygılı, samimî, nazik bir kaç satırla teşekkür etmek mümkündü. Yoksa, böyle bir duacı hâfız diliyle, hediye sahibinin hesap ve nesebinden, semahatinden, asalet ve necabetinden, hayrat ve hasenatından bahsetmek – yapanı da yaptığında pişman edeceği bir tarafa – san’atkâr gururuna yakışmıyor.
|








































Ey güneş! Terk edip gülşeni gittin
Ey gönül işin ne senin yüksekte
Dertli : Hocam, melâli anlamayan nesle âşina mısınız ?
Bir Arap melikinin son günleri gelmişti
Vakitlerden ikindi
Yayın Tarihi: Mayıs 2012 Sayı: 38
Hapsolduğum kulenin taş duvarlarına sindi kokun
Yedi uyurlar gibiyiz. Zamanın ne kadar kanadığını bile bilmiyoruz. Hangi imbiklerden süzüldüğünü, aynı yerde yeniden kaçıncı düzenin kurulduğunu da bilmiyoruz. Bu yangın yerinin mirasyedisi olmanın serkeşliğini sürerken, doğmamış nesillere emaneten elde tuttuğumuzun sorumluluğunu idrak edemiyoruz.
Geniş, serin avluda inledikçe huhular
Balkan Harbinden sonra bir gün, Rıza Tevfik, üniversitede büyük Türk şairi Fuzuli hakkında bir konferans verecekti. Düşünüyordum ki, bu konferans, daha ziyade milli gururumuzu okşamak için veriliyor. Fuzuli’nin sanatını anlatacak sözlerde, kırılmış duygularımızın tesellisini bulacağız.