Kimler Sitede
Şuanda 5 konuk çevrimiçi
__________________________
|
Ana Sayfa
 Âhenk Dergisinin bir önceki sayısından bu sayısına kadar o kadar çok olay yaşandı, gündem o kadar çok değişti ki güncel üzerinden yayın yapan tüm yayın organlarına hayranlıkla beraber bir acıma hissi duymamak mümkün değil. Buna nasıl güç yetirir nasıl dayanırlar anlaşılmaz. Gelişen olayları takip etmeye çalışmak Japonların saatte üç yüz kilometre hızla giden trenlerinin penceresinden manzara seyretmeye çalışmak gibi beyhude bir çaba. Çok merak ediyorum, olan biteni anlatmaya çalışmaktan anlamaya vakit bulabiliyorlar mı?
Devamını oku...
 Venedik modeli ince bir gondol Tek kürekle siya siya açılsa Bulamaz ki açık denize bir yol Güzergâhı belli menzili kısa Yorgunluk sarhoşu olunca kalem Defterlere sığmaz artık bu sitem Nasılsa anlamsız nasıl söylesem Demir de dayanmaz bu kadar pasa
Devamını oku...
|
EZ BEHERAN KEY ŞEVED SER-SEBZ SENG HÂK ŞEV TA GÜL Bİ-RUYED RENG RENG
Bahar gelse bile taşlar yeşil olur mu? Rengarenk güller yetişsin sende, toprak ol! Bir Allah adamı, isteyeni, Allah’ın izni ile bahar mevsimi gibi rengarenk çiçeklerle bezeyebilir. Fani varlığını ebediyete taşıyabilir. Tâlip ölü gibi kendini tabibin eline teslim ederse, tabip ona hayat verir. Sağlık verir. Güç ve kuvvet verir. Güzelleştirir. Ama bunun şartı taş gibi katı olmamak toprak gibi tevazu sahibi olmaktır. Ne kadar bahar gelirse gelsin, taşlar yeşermez. Bahara ulaşınca üzerinde çiçekler açan topraktır. Ruhu güzelleşmeye, yücelmeye ve arınmaya kabiliyeti olanlar da taş gibi katı, kibirli, inatçı, küstah olanlar değil, toprak gibi yüzü yerde, alçakgönüllü, kendini kibirden kurtarabilmiş, mütevazı olanlardır. Taş gibi olanlar Allah dostlarının saçtığı feyizlerden hissedar olamazlar. Sırlara ulaşamazlar.
Devamını oku...
 Şerife, Şefika, Şükriye, Şehrazat, Şehnaz, Şennur, Şermin, Şevval, Şeyma. Hayır bunların hiçbiri olamaz. Başka bir adı vardı. Gördes’in çam ormanlarının içinde kaybolmuş Hamit köyü, o adı kendi kolayına geldiği gibi değiştirmiş, farklı bir söyleyişe dönüştürmüştü. Öylesine bir dönüştürme ki aslı kaybolmuş, en azından benim bulabileceğim yerlerin çok uzağına bir yere gitmiş. Ara ki bulasın. “Şere hala” Birinci hecedeki “e” sesi başka sözcüklerde rastlanmayacak şekilde vurgulu ve uzatılarak söyleniyordu. Senin halan idi. Şere halanın adını o kadar çok duymuştum ki ilk karşılaşmamızda sanki ortak bir hayat yaşamışız gibi yakındık.
Devamını oku...
Yazar
Grigory Petrov 1868 – 1925 yılları arasında yaşamış bir Rus yazarı. Lev Tolstoy, Anton Çehov ve Maksim Gorki kadar ünlü olmasa da onların çağdaşıdır. Bunlarla beraber dönemin önde gelen diğer Rus yazarlarıyla ve Anatole France ve Knut Hamsun gibi Avrupalı yazarlarla da bağlantısı ve dostlukları olmuştur. Yoksul bir aileden gelen Petrov, ilâhiyat eğitimi görür ve rahip olarak hayata atılır. Vaazları ve çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanan makaleleriyle kısa sürede isim yapar, ün kazanır. Toplumun her kesiminden, saraylarda yaşayan asillerden en fakir işçi ve köylülere kadar uzayan geniş bir hayranlar topluluğu vardır. Ancak, saray ve kilise mensuplarının halkla ilgilenmeleri, onların ihtiyaçlarına eğilmeleri, onların eğitim seviyelerini yükseltmeleri gerektiği; kendi kapalı ortamlarından çıkıp toplumsal konulara ve problemlere çözüm üretmek zorunda oldukları yolunda görüşler öne sürmektedir. Sarayı hak ve adalete çağıran, kiliseyi kutsal kitaba dönmeye davet eden bu görüşler ülke yönetiminin de, kilise çevrelerinin de hoşuna gitmez ve bu iki kesimden aldığı tepkiler rahiplik mesleğinden ayrılmasına yol açar.
Devamını oku...
 Şu cihan cehennemini Sekiz uçmağ ede bir söz
Söz ola yaka ateşi Söz ola yanmaya kişi Söz ola kavim kardeşi Bile hem-bağ ede bir söz Açmamalı nizaları Bozmamalı hizaları Küllenmişse rızaları Yanar ocağ ede bir söz
Devamını oku...
YAZAR
1547 yılında İspanya'nın küçük bir şehrinde, Miguel Saavedra adıyla doğar Don Kişot’un yazarı. Daha sonra Miguel Cervantes de Saavedra şekline dönüştürülerek bir asalet havası verilecektir bu isme. Alt tabakadan bir aileye mensuptur. Lüzumsuz bir gayretle onu yüceltmeye çalışanlar babasının doktor veya cerrah olduğunu söylese de, olsa olsa basit bir çerçinin oğludur o. Köy köy, şehir şehir dolaşıp şifalı bitkiler satarak geçimini sağlayan; tıbla ilgisi, müşterilerine sağlık ve tedavi öğütleri vermekten ibaret bir çerçi. Belki diş çekmek, yaraları yarıp üzerine merhem sürmek, kan almak, sülük çekmek gibi becerileri de olan bir berber; belki de atadan kalma usullerle tedaviler uygulayan “sınıkçı”, yâni bir kırık-çıkık ustası. 1561’de yeni başkent olan Madrit’e göçerler.
Devamını oku...
 gözünü açtın mı bendesin gözümü açtım mı sende uzak uzağa düş düşe ben bir şiire başlıyorum sen devamını getiriyorsun “mümkün bir dünya” diyor bizimkiler -ekmek, gül ve barış- yürüyorlar haklı olana güzel olana
Devamını oku...
 Uzun yıllar Köy Enstitülerinin kapatılmasına üzüldüm. Kendi küllerinden doğan bir ülke için geleceği inşa edecek insanların yetişeceği eğitim projesi tek hamlede rafa kaldırılmıştı. Bir gün, Köy Enstitüsü anma programlarından birine katılmıştım. Konuşmacının biri, Genel Müdür Tonguç’un Sağlık Bilgisi Hocasının öğrencilerin dersleri anlamadığından, kaval kemiğinin Latince’sini bile bilemediğinden yakınması üzerine; “Boş ver, kemiklerin Latince ismini. Bu çocuklar köylere dağılacak, orada köylünün malına davarına yardım edecek, pratik bir şeyler öğret” dediğini anlattı. Övgü ile. Bilgi yerine malumatı önceleyen bir zihniyete o okulların kapatılmasından daha çok üzüldüm.
Devamını oku...
Çöz bu düğümü İskender Bolu Beyi’ni soruyordu fareler Bir ekmek kırıntısı devrilmişti dağlardan Biz çınar ağaçlarının kırlangıçlarıydık Bir daha soğuk su içmemeye yemin etmiştik Sakarya bir tütün tabakasıydı Karıncalar kemirmeye başlamıştı Eyfel’i İzmir’de bir dükkanın vitrini çatlamıştı Faizsiz bir yürek sarkıyordu yayladan Bulutlar Erzurum’luydu
Devamını oku...
Ayak sesleri yoktur kışın. Soğuk gözyaşlarından arta kalan zamanlardan, eski bir misafir gibi, sorgusuz sualsiz sokulurdu usul usul. Ama bizim memlekette önce sarhoş gibi, başı dumanlı, gözleri ağlamaklı ve en son kutuplardan arta kalan bir hüzünle, bağıra çağıra, lapa lapa şimal rüzgârlarının önünden kaçarak gelirdi. Gelirdi de, bir daha yerinden kalkmamacasına misafiri olurdu evimizin.
Devamını oku...
Kocaman bir ormanda minik bir çalı kuşu Yuva yapacak bir yer arayıp duruyordu Bir çalının dibinde buldu boş bir yumurta Devekuşundan kalmış artık yaramaz ona
Yeri de elverişli gözden uzak kuytuda Biraz döşeme ile olur güzel bir yuva Kuru ot ve yaprakla yaptı rahat bir döşek Yumurtadan çıkınca yavrular sevinecek Vakit gelip çatınca aile tamam oldu Neşeli çığlıklarla yuvaya sevinç doldu Ama uzun sürmedi bu doyumsuz mutluluk Anneyi bekliyorken evde birkaç yavrucuk
Devamını oku...
Şiiri tanımlamak için de olsa sınıflamayı sevmiyorum. Hele şairlerin sınıflanmasına dayanamıyorum. Lise edebiyat kitaplarında öğrencilere şiiri öğretmek için büyüklerimizin başvurduğu bu yöntemle, divan şairleri, halk şairleri, tekke şairleri, milli edebiyatçılar, yenilikçiler, ikinci yenilikçiler, serbestçiler, garipçiler gibi tanımlamaların, sınıflamaların öğrencilere şiiri öğretip öğretmediğinden kuşkuluyum. Ancak sevdiremediğinden eminim.
Devamını oku...
Senin gözlerin kuytu bir liman Çağırma beni.... Denizsiz ve gölgesiz Filistin topraklarının Güneşinde yanmalıyım Sesinle serinlemek istiyorum Işıltınla aydınlanmak Kov beni Dalila Kov kapından
Devamını oku...
Biz esnaf adamız. Senelerdir esnaflık yaparız. Ne biliriz bu işleri. Banka, finans kurumu, hesap, lizing. Çocuklar takip ediyor bu işleri. Onlar akıl veriyor. Karşı çıktığımız zaman da “sen geri kafalısın” demeye getiriyorlar. Araba alalım dedik. Lizingle bu işler kolay oluyor dediler. Gittik finans kurumuna görüşme, konuşma, anlattılar, anlattılar. Tamam karar verdik. Bir araba alacağız. Parayı bunlara ödeyeceğiz. Borç bitinceye kadar araba bunların üzerine olacak. O zaman içinde biz arabayı kullanmış olacağız. Esnaf adamın arabası ne olur ? Pikap. Bir pikap beğendik. Aldık. Getirdiler bir tomar kâğıt. İmzala imzala bitmedi. Değil okumak, ne olduğunu anlamak aylar alır. At imzayı dediler, güven de varya, attık.
Devamını oku...
2008 İzmit Belediyesi Şiir Yarışması İkincisi Erken düşsemde yollara, Ağır ağır yol çekilir, derman kalmaz ayağımda, Sadece zaman düşmanım benim Gecikirsem bekle beni, Bekle az biraz
Devamını oku...
Bugün bana ait değilsin ey şehir Bu, mülkü sultanına bırakma kararıdır Seni bir gurura giden yolda kaybediyorum Sağ kolumu, sana kadar kesiyorum Başımın üstünden geçiyor Mekkî tiryakiliğiyle ebabiller Her taraftan zamanında kuşatılıyorum Gitmek direnişe yatmaktır; gittikçe rüyalanıyorum
Devamını oku...
Goethe, Eckermann ile Konuşmalar’ında doğru dürüst okumayı öğrenmek için seksen yıl harcadığını, yine de kendini bu ülküye tam ulaşmış saymadığını söyler. Goethe bu sözle besbelli okullarda öğrenilen okumayı değil, fakat bu melekeyi işlete işlete onu gerçek okuma sanatı haline getirmeyi kastediyor ve ilerlemiş yaşında bile bu sanata istediği kadar sahip olamadığından dert yanıyor.
Devamını oku...
OKUYUCUYA
Doldurur kafamızı, yıpratır etimizi, Aptallıklar, yanlışlar, günahlar, cimrilikler, Pişmanlıklarımızı besleriz birer birer, Bitlerini doyuran pis dilenciler gibi.
Günahlarımız koyu, tövbelerimiz gevşek; İtiraflarımızı satarız pahalıya, Döneriz seve seve o çamurlu yollara, Lekelerimiz sanki yaşlarla silinecek.
Devamını oku...
II Ey gözlerinin çevresi mor, benzi tutuşmuş, Akşamladığım yolları yalnız gezen afet! Kaç yıl geçecek, böyle hazin, böyle habersiz, Sen Marmara’nın göl gibi durgun bir ucunda, Ben böyle atılmış gibi yurdun bir ucunda, Sen benden uzak, ben sana hasret?
Devamını oku...
SİZDEN GELENLER 1) Tarık Sezai KARATEPE / Er Ramazan’ı Kurtarmak!
2) Tayfun Toprak / Göç
Devamını oku...
|
|
|
|