Yayın Tarihi: Aralık 2011

Sayı: 36

“Demokrasinin en zararlı yan etkisi padişah, kral, sultan, imparator gibi mutlak otorite, sınırsız güç, ölçülebilirlikten uzak mülkiyet gibi anlamlar çağrıştıran sözcükleri kamyon çamurluğuna kadar düşürmesidir” denilebilir mi?

Otorite, güç ve mülkiyet, sahip olanlar kadar mahrum olanların da yanıp tutuştuğu şeyler. Hatta insanın gözünü kör edecek kadar tutkuyla istenen şeyler. Uğrunda kaybedilecek birçok değeri kara delik gibi içine çekip yok eden şeyler.

Padişahlar insanların yağmacılık günahını üstlenmişlerdi. Nasıl olsa padişah olamayacağını bilen insanlar bu güdülerini daha dar alanlarda tutmak zorundaydı. Padişahlık kaldırıldı. Bu tanım son derece dikkat çekici. Yok edildi değil, kaldırıldı. Yok edilemediği için aslında kaldırıldı yüklemini serbest bırakıldı çeklinde anlamak daha doğru. Kurumsal olarak padişahlık yok ama insanoğlunun temel güdülerinden biri olarak devam ediyor. Hem serbest ve özgür olarak varlığını sürdürüyor. Böylece otorite, güç ve mülkiyet insanoğlunun en azgın tarafı olarak hüküm sürüyor.

Kralların, sultanların, imparatorların, padişahların geride bıraktıkları mirasları ayaktakımı tarafından yağmalanıyor. Yağmacıların tek hedefi sadece mal mülk arazi yükte hafif pahada ağır emtia değil. Onlar anlamları da yağmalıyor, sözcükleri de. Kralların, imparatorların, sultanların, padişahların, şahların külüstür kamyonların çamurluğuna kadar düşüşü kelime yağmasından başka bir şey değil.

Dansın sultanları, yer yaygısının padişahları, âlemin kralları, ayak topunun imparatorları ortalıkta cirit atıyor. Onlara baktıkça bedenlerinin bütün salgı bezleri fazla mesai yapanlar, kendi çöplüklerinde bir Süleyman bir Hürrem oluşlarının dayanılmaz hazzını yaşıyor.

Sözümüz bütün bu padişahlık tutkunlarına:

Devamını oku...

 

Yayın Tarihi: Aralık 2011

Sayı: 36

Affet beni kasımpatı ne de güzelmişsin sen

Neden farketmemişim ki şimdiye kadar bunu

Aslında biliyordum ya her çiçek güzel zaten

Kimse söylemedi böyle çarpıcı olduğunu

Devamını oku...

 

Yayın Tarihi: Aralık 2011

Sayı: 36

Halvete girip gözünü kapayan varsa / Bunu bir dostun talimiyle yapar yaparsa

Halvete girmek, yani yalnızlığı seçmek insan-ı kâmil olma yolunda olmazsa olmaz bir şart, bir merhaledir. Büyük insanların hepsi bir halvet merhalesinden geçmişlerdir. Halvetin esası ibadetlerden biri olan itikâfa dayanır. İtikâfa; genellikle ramazan ayının son on gününde girilir. İtikâfa girmeye niyet eden kişi on gün boyunca camiden ayrılmaz. Sadece kendine ayrılmış yerde kısa uyku dinlenmeleri dışında bütün vaktini ibadetle geçirir. Konuşmaz. Hiç kimseyle görüşmez. Hayatını devam ettirecek kadar az miktarda yemek ve suyu kendine getirilir. Bu ibadet dervişlik yolunda “halvet, çile, erbain çıkarmak” gibi adlarla anılan bir talim şeklidir. Hemen bütün tarikatlarda kırk gün süren bu talim şekli vardır. 

Devamını oku...

 

Yayın Tarihi: Aralık 2011

Sayı: 36

Ey gönül tutmuşsun bir köşe başı

Mülkün gibi kurumlan dur bakalım

Üstüste yığıp da toprağı taşı

Nemrut gibi böbürlen dur bakalım

 

Sanırsın ki sana meftun etrafın

Acaba onları nasıl tavladın

Dalkavuk mu sallabaş mı anladın

Peşin ücret alkışlan dur bakalım

Devamını oku...

 

 

Yayın Tarihi: Aralık 2011

Sayı: 36

 

Ahenk kısaca “uyum” demektir ve bir sistemi oluşturan zıt veya farklı  elemanlar arasındaki uyum anlamına gelir. Demek ki bir ahenkten söz edebilmek için:

- ortada bir’den fazla elemandan oluşan bir sistem, bir takım olması,

- bu elemanların biri birine zıt veya farklı özelliklerde olması ve

- buna rağmen beraberliklerinden bir ahenk meydana gelmesi

gerekmektedir. Bu tarife göre: ahengin bir ön şartı da, ortada biri biriyle ahenkli olabilecek bir’den fazla eleman’ın bulunmasıdır. Bir tek elemanın meselâ “do” sesinin veya kırmızının tek başlarına güzelliklerinden söz edebiliriz belki ama ahenginden söz edemeyiz; bunların ancak diğer ses veya renklerle ahengi olabilir.

Ahengin oluşabilmesi için elemanların cins bakımından aynı sınıfta  olmaları, mizaclarının aynı olması, biri biriyle imtizac etmeye müsait olmaları da gerekir. Çünkü imtizac olmazsa  ahenk değil çatışma doğar. Meselâ bir ses ile bir rengin ahenginden söz edemeyiz. Ses sesle, renk renkle, söz de sözle ahenkli olabilir ancak. Burada imtizacdan kasıt benzeşme değil; farklara rağmen, hatta farkları koruyarak uyuşmadır. Ahenk ayrıca, armoni, düzen, intibak ve tenasüb  anlamlarına da gelmektedir.

Devamını oku...

 

Yayın Tarihi: Aralık 2011

Sayı: 36

Şeyh Galip (1757- İstanbul) adından anlaşılacağı üzere bir Mevlevi şeyhidir. Bu yüzden bazen diğer mahlası olan “Esad” bazen de “Galip Dede” isimleri ile anılmıştır. Divanı’nı çok genç denilebilecek bir yaşta iken yazmıştır. Ama asıl şöhreti Hüsn ü Aşk isimli mesnevisidir.

Hüsn ü Aşk edebiyat tarihimizin yapı taşlarından biridir.

Bilindiği gibi doğu klasiklerinde konuların orijinalitesi pek önemli değildir. Konunun daha önce işlenmiş olması şairin o konuya girmesine engel olmadığı gibi aynı zamanda bir gelenektir. Çünkü aynı mecrada, aynı usul ve erkân ile aynı konu üzerinde kalem oynatmak her şeyden önce bir cesaret işidir. Mevcudun daha iyisini ortaya koymaya dair bir özgüven, aynı şartlarda yarışabilir olmanın göstergesidir. Yeni bir şey söylerken önemli olan söylenen sözün konusu değil değeridir. Gerçek bir tasnif yapılsa zaten “yeni” denilen her şey aslında eskiye verilmiş yeni süsüyle ortalığa arz edilmesinden başka bir şey değildir.

Hüsnü Aşk, kendisinden önce ortaya konan bazı eserlerle irtibatlıdır. Edebiyat tarihçileri –bazıları zorlama da olsa- o irtibatları ortaya koyarken oldukça eski eserlerin adlarını zikrederler.

Yusuf has Hacib’in Kutadgu Bilik’i, Yunus Emre’nin Risaletü’n-Nushiyye’si, Nev’i’nin Hasb-i Hâl’i, (1599), Nabî’nin Hayr-abad’ı, İbni Sina’nın Risaletü’t-Tayr’ı (1036), Şihabeddin Sühreverdi-i Maktul’un (1191) Munisü’l-Uşşak’ı, Fuzulî’nin Sıhhat u Maraz ve Leyla vü Mecnun’u bu zikredilenler arasındadır.

Ancak, Şeyh Galip bu irtibatların zikredilmesine gerek kalmaksızın hemen giriş bölümünde eserini Nabî’nin Hayr-abad'ı üzerine yazdığını söyler. Hatta Nabî’yi eleştirir.

Devamını oku...

 

 

Yayın Tarihi: Aralık 2011

Sayı: 36

Dertli : Hocam, ölü canlar hakkında ne dersin ?

Galesiz : Gogol ?

D: Hayır

G: Zombiler ?

D: Hocam, lütfen !

G: Ne ?

D: Bir problemi çözmeye çalışırken altına su bağlamayı ne çok seviyorsun ?

G: Ne problemi ?

D: Ölü canlar dedik ya !

G: Biz de Gogol ve Zombiler dedik ya !

D: Ne yani, bu ifade başka bir şey söylemiyor mu ?

G: Söylemeli mi ?

D: Elbette !

G: Meselâ ?

D: Meselâ  ölmeden evvel ölenler

G: Ne mutlu onlara !

Devamını oku...

 

 

Yayın Tarihi: Aralık 2011

Sayı: 36

 

Failatün / Failatün / Failatün / Failün


Teşne-i bahr-i muhit olan dile reş neylesin

Tuti-i sükker-feşan üftadeye keş neylesin

 

Teşne: Susamış

Bahr-i Muhit: Okyanus

Dil: Gönül

Reş: Serpme, püskürtme

Tuti-i Sükker-feşan: Ağzından şeker saçan Papağan

Üftade: Düşkün, aşık, tutkun

Keş: Yağsız peynir

 

Okyanusu arzulayan gönle serpinti neylesin

Şeker saçan Tutiye düşkün olana yağsız peynir neylesin

İnsan gönlü hedefini büyük tuttuğu takdirde, küçük şeylerle gönül eğlendirmez. Asıl hedef, Hakka vasıl olmaktır. Bu ise en büyük amaç, en uzun yol ve en zor bir süreç demektir. Teşne olmak, mecazen çok hevesli olmak anlamına gelir. Buna göre, asıl gayeye odaklanmak sahilsiz ve dipsiz bir denize dalma ile temsil edilmektedir. Bu kişiyi, ufak su serpintileri asla tatmin edemez. Ağzından bal akan bir papağan, mecaz olarak tatlı dilli bir mürşidi temsil eder. Dolayısıyla mürşid-i kamile tutkun ve düşkün olan bir mürit, elbette ki yağsız peynir mesabesinde olan avam sohbetinden zevk alamaz.

Daha değişik bir ifadeyle, Tasavvuf’un inceliklerine aşina olmaya başlayan bir kişi, içerisinde aşk ve muhabbet olmayan konulardan haz duymaz. Bunun aksini düşündüğümüzde, engin denizlerde boğulmaktan korkup, sığ sularda gezinenler de vardır. Veya dalgıç ve yüzücüleri yalnızca seyretmekle yetinenler de vardır.

İşte bu anlam da Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbnu’l-Arabi’nin şöyle bir tavsiyesi vardır:

“Eğer nefesin yeterliyse, yüce Kur’ân denizine dalış yap! Aksi takdirde tefsir kitaplarını zâhirinden incelemekle yetin! Aksi halde dalmağa kakma, helak olursun. Çünkü Kur’ân denizi derindir. Şayet dalgıç, sahile yakın yerlerde dalma düşüncesi içinde olursa, size denizden ebediyyen bir şey çıkaramaz. Âlem içerisinde, halka merhamet duygusuyla denizin derinliklerine dalmayı düşünenler ise, sadece Peygamberler (a.) ve onların korunmuş olan gerçek varisleridir. Denizin dibine ulaşarak, orada kalmış ve geri döndürülmemiş olarak kalanlara “el-vâkifûn” denir. El-vakifun sahile dönünce; onlardan kimse faydalanamaz. Onlar da hiç kimseden faydalanamazlar. Çünkü onlar sadece dalmayı gaye edinmişlerdir. Hatta denizin ortası onlar içindir. Bir daha çıkmamak üzere denize dalmışlardır. (Futûhât, I/76, II/581, tahk. O. Yahyâ, I/328)

Devamını oku...

 

Yayın Tarihi: Aralık 2011

Sayı: 36

Geçmiş zamanların birinde bir şehre tayin edilecek vali arıyorlarmış. Olacak iş değil ama bir türlü o şehre vali olmayı isteyen birini bulamamışlar.

Elbette bugünle hiç alakası olmayan bir hikâye anlatmaya çalışıyorum. Bugünle hiç alakası olmadığı daha ilk cümlesinden anlaşılmıştır. “Bir baş ol da istersen soğan başı ol” diyen çarpık öğütlerle beslenmiş yönetme saplantısıyla kirlenmiş bir kültürün ürünüyüz.  Bugün aranmasına bile gerek yok, herhangi bir yöneticinin ayağını kaydırıp yerine geçmek için sıra bekleyenlerin sayısının mevcutların en az beş katı olduğunu biliyoruz.

Ama hikâye bu ya o geçmiş günlerde böyle bir sorun yaşanmış. Vali lazım olmuş, taliplisi çıkmamış. Çünkü o şehrin ahalisi çok şiddetli muhalefet yapar, başlarındaki valiyi kısa bir müddet içinde yıldırır, geldiği yere gönderirmiş. Yani yönetilmesi çok zor bir ahali imişler.

Adamın biri çıkmış, “ben göreve talibim, gönderin beni o şehre” diye başvuruda bulunmuş. Etrafı uyarmışlar, hatta vazgeçirmeye çalışmışlar, “ne yapıyorsun, bu kadar zamandır o şehrin ahalisini itaat ettirmeyi başaran bir vali çıkmadı, yapamazsın yorulursun, üzülürsün” demişler.

Adam tınmamış. “Gönderin beni, onlarla başa çıkacak bir planım var” diyerek ısrar etmiş.

Adama bir de “B planı” tavsiye edip göndermişler. Müstakbel vali şehre yaklaşınca, ulaklarıyla haber göndermiş. “Bütün şehrin ahalisi beni karşılamaya gelecek,  emri ferman budur, hem de herkesin her bir elinde beş yumurta olacak, her adamı iki elinde on yumurta ile karşımda isterim” demiş. 

Devamını oku...

 

Yayın Tarihi: Aralık 2011

Sayı: 36

Bir padişah bir deniz yolculuğuna çıktı

Maiyetinde bir de acemi köle vardı

 

Köle deniz görmemiş hayatında gemiyle

Yolculuk da etmemiş; başlamış titremeye

 

Sonra feryat figana bağırıp çağırmaya

Susturamamış kimse nafile ne yapılsa

 

Korku vardır derler ya, dağları bekleyecek

Bunun korkusu sanki dağları devirecek

Devamını oku...

 

 

Yayın Tarihi: Aralık 2011

Sayı: 36

KASTAMONULU

Hak dostum hak.

"Söyledikçe sergüzeşti verir bezme letafet, Dinle imdi bende-i âcizden hoş bir hikâyet

Zamanı evailde :

Payi tahtımız, Hazreti Sultan Fatih efendimizin bergüzarı şehri İslambol için taşı toprağı altın demişler ya, elhak doğrudur. Meselenin hakikati ne demişlerse hepsi doğrudur. Gece sabaha kadar nur yağar, gündüz akşama kadar da lanet yağar demişler bu da doğrudur. Bu şehri Güzin içre nice canlar can-bahşa bir rüzgar ile yelken açmıştır. Nice koç yiğitler batmanı yerden kalkmaz gürzü sallamış, kabzası avuca sığmaz pala savurmuş, altı kat manda gönünden mamul zırhı deler ok uçurmuş, uçurmuş da bu şehri bize yurt etmiştir. Ne söze sığar ne lafa gelir. Girizgahı yüz bin meddahı kocaltır da kıssanın endazesi guşa gelmez olur. Hüsnünden bahis açsak Nedim gibi, “bir şehri stanbul ki bi-misl ü bahadır / bir sengine yekpare acem mülkü fedadır” diyecek takatimiz olmaz.

Taşı toprağı altın diyerekten köyünü çiftini çubuğunu üç bebesini, altı aylık hamile zevcesini, gözlerinin feri kaçmış babasını, beli iki büklüm anasını kerpiç evin avlusunda toplu hâlde bırakmış, bu şehre gelmiş bir Kastamonulu âdem vardı. Adı Abdülfettah olmasına rağmen herkes onu Kastamonulu diye çağırırdı.

Kastamonulu, şehr-i İslambol’a geldiğinde epey bir müddet ne yapacağını bilemez hâlde ortalıkta dolaştı durdu. Şalvarının üzerine sardığı alacalı kuşağına diktiği para kesesinden her gün bir Mecidiye çıkarıp somun ekmeğine soğanı katık edip karnını doyurmakta sonra cami kenarlarındaki sebillere yanaşıp susuzluğunu gidermekteydi. Her gün mecidiyeler noksanlaştıkça yüreğini bir telaş bir korku sarmakta idi ki dile gelmez. Eyyam u heft rızkını temin eder bir iş aradı. Nihayet limana yanaşan Venedik gemilerinden yük boşaltmaya hamal aranır dediler yatıp kalktığı hanın diğer sakinleri. Bir hışımla limana koştu. Baktı gördü ki söylenen hakikattir. Derakap, sağa sola yüksek avazla emir buyuran kırmızı fesi sağ kaşına yatık adama yanaşıp derdini dermeyan etti. Adam şöyle bir süzüp “bakalım, dedi, gir şu yükün altına hamallığı kolay zannedip altına giren çok adam gördüm ben. Amma öyle kolay değildir. Her şeyin bir ilmi vardır, gücün kuvvetin kâfi olsa da ilmini bileceksin” Kastamonulu garibin hamalbaşının afrasını tafrasını görecek hâli yoktu. Ya Allah, bismillah diyerekten girişti işe.  Zor, oyunu bozar derler. Hamallığın ilminden irfanından ne olacak dedi, herkes bir yüklenirken o iki yüklendi, herkesin beş adımını o bir adımda geçti. Kendini harap etti amma hamalbaşının gözüne girmeyi de becerdi. Maişetini temine muvaffak olunca, gözüne fer, bitine kan geldi. Eh dedi, ey şehri İslambol, sen bu garip Kastamonuluyu hak ile yeksan edemeyeceksin. Göreceksin, ne yapıp edip bir kenarına ilişeceğim. Nasıl olursa olsun bir bezinin ucundan yapışıp bırakmayacağım.

Devamını oku...

 

Yayın Tarihi: Aralık 2011

Sayı:36

Dayımoğlu,

Mektubunuzu aldım, sıhhat ve afiyetinize memnun oldum. Çok sevdiğim ve huzurundan sürur duyduğum Ali bey ile görüşemediğime üzüldüm. Evet;  yazık  oldu İstanbul’a. Artık burada  iki ahbap ve akrabanın  buluşması, iki dostun bir yerde mesela bir kahvede oturup konuşması mümkün olamıyor. Ne hacet ? Hemşehri ve akraba cenazelerine gitmek  ve hatta haber almak kabil değil.  Manasız ve müthiş bir kalabalık. Buna karşı trafik diye dırlandıkları vasıtasızlık. Giderken şöyle böyle. Akşamlar eve dönerken cehennem azabı çekiyorum. Çıkmasam yapamıyorum. Çıkarsam kahveler başta manasız diye vasıflandırdığım kalabalık, bir sürü işsiz güçsüz ne idükleri meçhul  gençlerle yani 6 eylül kahramanlarıyla dolu.

Abdurrahman Şeref beyin  Dibekli camiindeki dersi tatil oldu.  Cemaat azlığından.  O şimdi diğer camilerde pek meşhur oldu. Çok kesif cemaat celbetti.  Haftada bir iki camide dinliyorum.  Şu bizim elezizlerin dediğiniz kahveye de kalabalık ve  gürültü yüzünden gidemiyorum.  Ali bey beni nerede bulsun.  Bir daha ....  ediyorum.  Cidden üzüldüm.  Selam ve hürmetlerimi söyle. Dağ yürümezse  abdal yürür derler.  İstanbul’u  ekşittiğimi anlıyorsunuz. İlkbaharda  oturacak bir yer bulmak emeliyle bir seyahata çıkacağım. Antalya’ya da uğrayacağımı  Ali beye söylemiştim. İnşaallah sağ kalırsak böyle bir niyetim vardır.

Devamını oku...

 

 

LXXVIII - Spleen

 

Basık ve ağır sema kapak gibi örtünce

Eziyetler altında inleyen ruhumuzu

Ve tüm etrafımızı kucaklayıp da ufuk

Gecelerden de mahzun siyah bir gün dökünce

 

Yeryüzü dönüşünce rutubetli zindana

Ümit artık orada telâşlı bir yarasa

Ürkek kanatlarını hep duvarlara çarpan

Başını vurup duran çürümüş tavanlara

 

Devamını oku...